Başka Bir Zaman
Bedene bir şey olabileceğini bilmek yetmezmiş gibi,
sonradan anlaşıldı ki asıl felaket
olan biteni zihinden çıkaramamakmış,
çünkü insan en çok hatırladıklarının altında kalıyormuş,
üstünü örtemediği şeylerin.
Bu yüzden uyuturlar bizi beyaz ışıklı odalarda,
acıdan değil,
hatıranın uyanık kalmasından korktukları için;
unutmak bir lüks değil,
bazılarımıza hiç verilmemiş bir ayrıcalıkmış meğer.
Mahzenlere şarap istifledin,
profesyonel dinleyicilere anlattın kendini,
duvara asılı bir çubuğun üzerindeki
hareket eden ışıklara bakarak
daha az sen olmaya çalıştın,
ama hiçbir şey
o durmaksızın tekrar eden “o an”ı
yerinden oynatmadı.
Hatırlamak,
kesilen bir biberin keskinliğini parmak uçlarında taşımak gibiydi;
sonra neye dokunsan
yanıyordu,
sevgi bile,
su bile,
sabah bile.
Gündüzleri küçük görevlerle bastırdın bilgiyi,
parmağını ekranda aşağı yukarı gezdirerek,
hayatı oyaladığını sandın;
ama gece olunca
o bilgi zincirinden boşanmış bir köpek gibi
üstüne atladı,
mesajının doğru olup olmadığıyla ilgilenmeden,
yeter ki sana ulaşsın diye.
Bazen başını mutfak masasının köşesine çarptın,
küçük bir çatlak umuduyla,
hafızanın tam o gizli yerine denk gelsin diye,
oraya yerleşmiş olanı
yerinden düşürmek için.
Kendine bunun bir sakatlama olmadığını söyledin,
sadece eski bir kilimi yerinden kaldırmak,
altındaki zamanı
başka bir biçimde sermek istiyordun;
daha fazla zaman değil,
daha katlanılabilir bir zaman,
aynı geçmişle
başka bir acıya uyanmak için.
Ve şimdi bu ağıt,
unutulamayanın üzerine serilmiş
ince, yırtık bir örtü gibi duruyor;
tam örtmüyor,
ama en azından
rüzgarı biraz yavaşlatıyor.