İlk Sessizliğin Hatırası
O gün
zaman kendini saklıyordu,
saatler bir yere yetişme telaşını henüz öğrenmemişti.
Tanışmak,
iki suskunluğun birbirine değmesi gibiydi;
ne soru tam soruldu
ne cevap tamamlandı.
Kalabalık vardı etrafta
ama insanın içi ilk kez bu kadar tenha.
Sen duruyordun,
dünyaya karşı değil,
dünyadan biraz geri çekilmiş gibi.
Konuşmayı ben biliyordum belki,
ama susmanın insanı temiz tuttuğunu
ilk kez sende sezdim.
Bir cümle kurdum,
aslında dilim için değil,
orada kalman içindi.
Bazı tanışmalar vardır,
insan adını koymaz,
bozulmasın diye.
Karakız der, susar.
Ellerimizde
henüz günlerin kiri yoktu.
Gülüşün,
yüksek bir yere asılmış beyaz bir bez gibi
herkesin görebileceği kadar açık,
kimsenin dokunamayacağı kadar uzaktı.
İnsan böyle anlarda
kendi hoyratlığından utanır.
Zaman bize acele etmedi.
Önce birlikte susmayı öğrendik,
sonra aynı şeye içlenmeyi.
Dostluk dediğin
yüksek sesle gelmez;
bizde kapı aralığından sızdı.
Sen anlatırken
dünya biraz geri çekilirdi.
Ben dinlerken
içimde eksik duran yerler yerini bulurdu.
İyilik,
öğretilen bir şey değilmiş,
yanında durulan bir halmiş meğer.
Şimdi dönüp bakınca
şunu anlıyorum:
bazı başlangıçlar
bitiş ihtimalini de içinde taşır.
Ama yine de
ilk karşılaşmalar
insanın içinden sökülmez.
O gün hala duruyor içimde,
toz almamış bir eşya gibi.
El sürsem dağılacak,
bıraksam eksik kalacak.
Ve bilirim,
özlem dediğin şey
önce tanışmada sessizce yerleşir.