Sana Çarpmak (Çarpılmak)
Bir şey oluyor bana,
adını koymuyorum çünkü adı olan şeyler çabuk tükeniyor,
adını koyarsam azalacak sanıyorum,
o yüzden susarak çoğaltıyorum seni
ve suskunluğum kalabalıklaşıyor.
Bir şey oluyor,
sanki içimde uzun bir koridor açılıyor
ve her kapının ardında başka bir mevsim bekliyor beni,
bazıları hiç yaşanmamış,
bazıları yarım bırakılmış,
bazılarıysa yalnızca utançtan ibaret.
Oradan geçerken
omuzlarım sürtünüyor duvarlara,
duvarlar bana benziyor,
ben onlara.
Biliyorum,
bir insan bazen tek başına değildir
ama yine de tek başına kalır.
Kalabalığın ortasında bir sandalyeye oturur,
kimse fark etmez
sandalyenin aslında boş olduğunu.
Sen tam oradaydın işte,
olmaman gereken bir yerde,
fazlalık gibi duran ama çıkarılamayan bir cümlede,
noktasını unutmuş bir cümlede.
Yaklaştıkça ağırlaştın,
ağırlaştıkça gerçekliğin bozuldu,
bir gölge gibi değil,
bir ağırlık gibi durdun üstümde.
Gölge kaçabilir,
ağırlık kalır.
Geceler uzadı,
ama uzunluk saatlerle ölçülmedi,
bir bakışın yarım kalmasıyla ölçüldü,
bir cümlenin sonuna gelinememesiyle.
Uyuyordum diyemem,
uyanıktım da diyemem,
iki hal arasında asılı kaldım,
tam düşecekken yakalanan bir tabak gibi
çatlayarak.
İçimde biri vardı,
adını bilmiyordum,
benden önce uyanıyor,
benden sonra susuyordu.
Bazen ağzımı açıyordu benim yerime,
bazen susmamı istiyordu
ve ben itiraz etmiyordum
çünkü itiraz edecek gücüm yoktu,
çünkü insan bazen kendi içinden bile izin alarak yaşar.
Bir şey anlatılmak istiyordu sürekli
ama kelimeler razı gelmiyordu,
kelimeler çekingen yaratıklardır,
fazla gerçeğe dayanamazlar.
Bu yüzden
anlatmak yerine dolandım etrafında,
bir masanın etrafında dolaşır gibi,
oturmak istemeyen ama gitmeye de cesaret edemeyen
bir misafir gibi.
Bir şey eksildi benden,
ama ne olduğunu kimse fark etmedi,
çünkü eksilen şeyler her zaman gürültü çıkarmaz.
Bazı eksilmeler
yalnızca akşamüstleri belli olur,
ışık biraz yan yatınca.
Hatırlamak istemediğim halde
kendimi sürekli bir yere dönmüş buluyordum,
aynı yer değildi,
ama aynı histi.
Hissetmek bazen mekandan daha ısrarcıdır.
Bir yüz vardı zihnimde,
ama net değildi,
sanki biri suyun altından bakıyordu bana,
sanki aramızda kalın bir cam vardı
ve cam buğuluydu.
Silmek istedim,
ama elimden çok içim buğulanmıştı.
Zaman,
bize öğretilenden daha kaba bir şey çıktı,
yaraları iyileştirmedi,
yalnızca üzerlerine yeni alışkanlıklar koydu.
Ve biz alıştıkça
acılar daha sessiz hale geldi,
geçmiş olmadılar.
Bazen
hiçbir şey yapmadan otururken
birden yorulduğumu fark ettim,
bu yorgunluk bir işten gelmiyordu,
yaşamanın kendisinden geliyordu.
İnsan yaşarken
her şeyin hesabını tutuyor da
yaşamanın hesabını tutmayı unutuyor.
Bir gün
dünya bana küçük geldi,
küçüklükten değil,
fazlalıktan.
Her şey üst üste binmişti,
sesler, yüzler, beklentiler,
ve ben aralarından geçerken
biraz daha eksiliyordum.
Sonra
bir sabah gibi bir şey oldu,
ama sabah demeye dilim varmıyor,
çünkü aydınlık değildi,
sadece fark edilebilir kadar açıktı.
Anladım ki
biz bazı şeyleri hiç görmemişiz,
bakmışız ama görmemişiz,
yaşamışız ama dokunmamışız.
Bize tanıtılmamış dünya,
bizi tanımadan geçmiş.
İnsan
bir şeye inanmak ister bazen,
ama inanacak yer bulamaz.
İşte o zaman
inandığını sanır,
inandığını sanmak da
bir tür hayatta kalma biçimidir.
Birlikte olma fikri
uzak bir söylenti gibi dolaştı içimde,
tam yakalayacakken dağılan,
tam inanacakken bozulan.
Yine de
o söylenti sayesinde
bir süre daha yürüdüm.
Çünkü yürümek,
varmak için değil bazen,
çökmemek içindir.
Şimdi
bütün bunları anlatıyorum sana
anlattığımı sanıyorum sadece,
asıl olan
satır aralarında dolaşıyor.
Orada bir şey var,
dokunmadan yakan,
adı olmayan,
ama her yere sinen.
Ve belki bir gün
herkes aynı anda durup
aynı şeyi hissedecek,
ne olduğunu bilmeden,
ama doğru olduğunu sezerek.
O zaman
dünya başka bir yere benzeyecek,
bugüne değil,
hiç yaşanmamış bir ihtimale.
Ve biz
ilk kez gerçekten burada olduğumuzu anlayacağız,
nefes alırken değil,
birbirimize çarparken.