Taşın Hatırladığı Kadar
Aşağıdan gelen o belirsiz uğultu sustu önce,
sanki hiç var olmamış bir cümlenin noktasını koymuşlardı göğe,
öğleyle akşam arasında sıkışmış bir saat,
içi boş bir teneke gibi yuvarlandı günün ortasına
ve ortalık bir süreliğine ne adını bildiğim ne de unutabildiğim bir sessizliğe büründü.
Sonra yukarıdan, acele etmeyen ama kararından da dönmeyen bir ağırlık indi,
ıslaklığıyla değil, geçiciliğiyle dokundu her şeye;
kanatlarını nereye koyacağını bilemeyen kuşlar,
kendi gölgelerine basmamaya çalışarak dolaştılar havada,
ışık ise bir yere oturmak istemedi,
yorulmuş bir çocuk gibi eğilip kaldı yüzeylerin üzerinde.
İçimde bir yer, uzun zamandır kapalı duran bir çekmece,
kendi kendine açıldı;
içinden ne mutluluk çıktı ne de tam tersi,
sadece zamanında ertelenmiş bir ağrı,
ince ince sızlayan, beklemeyi öğrenmiş bir ağrı.
Hangi kelimeye çalışıyordum bilmiyorum,
iki yazın birbirine sürtünüp kanattığı o ara seste
bir şeyler öğrenmeye çalışıyordum belki,
adını koymadan taşımak,
taşırken hafiflemek gibi bir şeydi bu.
Ellerimdeki izler eski bir hatanın değil,
gecikmiş bir fark edişin izleriydi;
yıllarca bir köşede oturmuş,
şimdi yüzüme yayılmış soluk bir tebessüm gibi.
Bazen bir insan, yazgısını çok önceden bilir
ama bilmek, onu hızlandırmaz;
aksine, ağırlaştırır adımları,
beklemekten başka bir şey yapamaz hale getirir.
Ben de öyleydim;
içimde dolaşan yangını ne rüzgana anlattım
ne de suya emanet ettim,
sadece yaşam denen o kalın gövdeyi yokladım,
üzerime fazla gelen yerlerini cebime koyup
eksik kalan yerlerini alnımda taşıyarak.
Bir zamanlar ait olduğum o ilkel sessizliği özledim,
düz, savunmasız, süssüz bir hali;
derinleştikçe bitmeyen bir kavga gibi duran o boşluğu
küçük bir çubukla karıştırır gibi kurcaladım.
Orada, kendi kendini bekleyen bir şey vardı,
rengi sürekli değişen,
yaklaştıkça uzaklaşan;
ilk kez oluşuyormuş gibi duran bir başlangıç,
dudağımın kenarında ansızın beliren
incecik bir kesik kadar gerçek.
Payıma düşen görüntüleri bir bir işledim içime,
kenara vardığımda gözlerim kamaştı,
çünkü yer, yerinde durmayı reddediyordu;
rüzgarın itmesiyle şekil değiştiren kumlar arasında
adını bilmediğim iskeletler vardı,
sessizliği çınlatan kaburgalarıyla.
Korku, başıboş bırakılmış gibiydi;
tarih, onlara yanlışlıkla bir ferahlık bağışlamış,
şimdi rahatça parlıyorlardı,
altın sandığım ama soğuk olan kemikleriyle.
Sonra sığındım, çatısı çoktan çökmüş bir yere,
herkesin kafasında az çok aynı olan ama
kimsenin içinde gerçekten yaşamadığı bir yerdi bu.
Kapıları ağırdı, sokakları sert,
zemini tanınmazdı;
elimde tuttuğum küçük bir taş,
bir zamanlar atmış bir kalbin kül rengiydi belki.
Herkes başka yöne bakıyordu
ve herkes, bir başkasına dönüşmüştü çoktan;
bu bana garip gelmedi,
yalnızca eksik hissettirdi.
Yıkıntıların arasından geçtim,
artık hatırlanmayan mezarların,
taşların arasına sıkışmış unutulmuş uğultuların yanından.
Yukarıda kuşlar, yanmakta olan kağıtlar gibi ağır ağır dönüyordu,
şehir sessizce tükeniyordu;
yanan ama kül olmayan kadınlar gördüm,
gözyaşının altından bakar gibi bakıyorlardı dünyaya,
aynı sahneyi tekrar tekrar oynayan bir oyunun içinde.
Büyümeyi reddetmiş adamlar vardı,
şaşırmadım;
konuştukları şey, silinen bir yüzeyden
ansızın çıkan o tanıdık gerçekti:
duvarda asılı bir muska,
gösterilen basit bir numara,
avluda boşalan görünmez bir zincir.
Akşam, gözlerimi bana geri verdiğinde
her şey çekildi geriye;
yer de, durgunluk da.
Küllerini karıştıran bir kuş,
boşluğa alışmaya çalışan bir oyuk,
ve ben,
bir anlığına şunu düşündüm:
derinlik de bendim,
onu düşleyen de.
Sabah olur olmaz,
üstümde taşıdığım bu ağırlığın
hafif bir gülümsemeye dönüştüğünü
göreceğimi biliyordum,
adını koymadan.